Sadece doğa bilimleri değil, aynı zamanda sosyal bilimler adına da çalışmalar yapan bir kulüp olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için yaptığımız röportajlar serisine Irmak Zileli ile devam ediyoruz. 

 Irmak Zileli, 1978 yılında Türkiye topraklarında doğmuş ve Sosyal Antropoloji öğrenimi görmüş, hayatı boyunca birçok eser ortaya koymuş bir yazar.  Eminiz ki Irmak Zileli'yle yaptığımız bu röportaj, eğitim sisteminin yalnızlaştırdığı ve düşüncesiz bıraktığı gençlerimize ışık tutacaktır. 

Gözde Uslu: Bize öncelikle kendinizden bahseder misiniz kısaca?

 

Irmak Zileli: Bu öyle bir soru ki insanın kendinden bahsetmesi çok zor bir şey. Çok yüzeysel ve genel şeyler söylemek zorunda kalırım. Aslında söyleşimiz boyunca söyleyeceğim her cümleyle kendimden bahsetmiş olacağım. Onun için daha spesifik yerlerden devam edebiliriz. Çünkü öbür türlü yarışma programına katılır gibi olacak. Yarışmacı arkadaşlarıma başarılar dilerim diye de bitirmem gerekecek sorunun cevabını :)

 

 

G.U.: O zaman daha spesifik bir soruyla devam edelim.  Uzun zamandır yazarlık yapıyorsunuz. Sizi yazar olmaya iten sebep neydi, bir çocukluk hayali miydi yoksa süreç kendiliğinden mi gelişti?

 

I. Z.: Yazar olacağım diyerek çıkmadım yola, öyle bir hedefim yoktu yani. Hani üniversite sınavına hazırlanırken kimimiz maddi beklentileri kimimiz yapmak istediği şeyleri düşünür… Kimimiz kimliğiyle bağdaştırır. Bir meslek seçiminde bunları düşünürüz. Ama ben yazar olma gibi bir seçimde bulunmadım. Çocukken oyun oynarız. Çekirdek aileydik ama gelen giden çok olurdu. Ben kendimi bir köşeye çekilip bebeklerimle bir dünya kurarken çok hatırlıyorum. Bana göre bu, bir çocuk için iyileştirme yöntemidir. Tüm çocuklar bunu yapar. Kendi kızımda da gözlemliyorum, mesela ölüm kavramını keşfettiği dönemlerde oyunlarına bunu yansıtıyor. Oyunun sorun çözme aracı olduğunu pedagoglar da söylüyorlar. Yazarlık da bir oyun benim için. Çocukken yetişkin dünyasından soyutlanarak kurduğum bir oyun dünyası vardı. Bugün de kendi yaşadıklarımdan kendi oyun alanımı kuruyorum. Toplumun ve kendimin meşgul olduğu meseleleri tekrar çözmeye, iyileştirmeye çalışıyorum. Buradaki oyun alanım artık metin, kendi zihnim. Yani ne farkı var söyler misin iki bebeği birbirine konuşturmakla iki karakteri birbirine konuşturmanın. İkisinde de bir dünya kuruyorsunuz.

 

G.U.: Evet. Sadece büyüdükçe…

 

I. Z.: Oyun alanı farklılaşıyor, meseleler her zaman değişmeyebilir. Sonuç olarak soruya dönecek olursak yazar olmaya karar vermedim. Ama galiba herkes biraz yazar, yönetmen, oyuncu. Herkesin özünde oyun oynama alışkanlığı becerisi var. Bir kısmımız da bunu yetişkin olduğunda sanat olarak ortaya koyuyor.

Bir kısmımız da belki bilimde, bilmiyorum. Tabii sanatın da alt dalları var. Neden edebiyatı seçtiğime gelince ben zaten yazar bir ailenin çocuğuydum. Annem de babam da yazar, gazeteci, hep elimizde kitaplar, hep onları yazarken gördüm. Biraz da yetiştiğim ailenin sonucu oldu. Bir de artık biliyoruz ki genetik aktarım diye bir şey var. Belki de başka yeteneğim olmadığı içindir.

 

G.U.: Ya da bir tutkuydu…

 

I. Z.: Tutku. Tabii ki yazma tutkusu. Aslında kendini ifade etme, söz söyleme, kendini keşfetme isteği. Tüm bu arzular birleşince yazı ortaya çıktı diyebiliriz.

 

G.U.: Yeterince açıklayıcı oldu :) Esas konumuz 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe dönelim. Bir yazar olarak kadın kavramı sizde neleri çağrıştırıyor, kadın kavramına neleri yakıştırabiliriz ya da yakıştırmalı mıyız?

 

I. Z.: Aslında toplumsal cinsiyet şöyle inşa ediliyor. Toplum kadına hep bazı kavramlar yakıştırıyor. Nedir o; romantizm, duygusallık, naiflik, güzellik, zayıflık... Bu kadının özünde olan bir şey midir yoksa toplumun ona yakıştırdığı bir şey midir? İlk olarak bu soru var benim zihnimde. Toplumun yaptığı gibi kadına bazı kavramları yakıştırıp onları da bu kavramlara adapte etmeye çalışmak bana uzak. Kadın duygusaldır, narindir, çiçektir…

Kadının kendini narin ve zayıf algılamasını sağlayacak ki kadın kendini muhtaç hissetsin. Ben kadını bu kavramlarla özdeşleştirmiyorum. Kadın güçlüdür gibi bir kutsama tutumu da almıyorum. Her kadın ve her erkek farklıdır; toplumsal cinsiyet kalıplarının dışına da çıkabilir, içinde de kalabilir. Hepimizin içinde eril ve dişil yanlar bir arada. Bunlar arasındaki dengede farklılıklar olabiliyor. Kimi dişil yanını, kimi eril tarafını öne çıkarıyor. Bu nedenle kadın ve erkek değil de dişil ve eril kavramlarını kullanmak daha yerinde olur. Erillik deyince zihnimizde öteki üzerinde tahakküm kuran dil, söylem, davranış biçimleri canlanıyor. Erillik bu pratiklerle kendini gösteriyor. Dişil olanın ise bu pratikleri tümden reddetmesi, tahakküm kurmayan ilişkilerde ısrar etmesi gerekiyor.

 

G.U.: Zaten günümüzde, eskiye nazaran, kadınların sahip oldukları eril tarafları daha fazla yansıttığını biliyoruz. Ancak toplumsal cinsiyet problemiyle baş etmeye çalışırken ortayı da tutturamıyoruz sanki.

 

I. Z.: Toplumsal cinsiyet sorununu aşmaya çalışırken kadının karşı karşıya olduğu bir problem erkekleşmektir. Kadın tam aksine bu eril söylem ve pratiklerin tümüyle dışına çıkmak zorundadır. Bunu yaparken de ister istemez dişil olanın yüceltilmesi noktasına kayabiliriz. Brecht’in meşhur Bay K’sı yolda bir nasyonal sosyalistle karşılaşınca kendi ulusuna karşı bir yakınlık hisseder. Ve şöyle der: “Salakla karşılaşan salak olur.” Bunca cinsiyetçilik karşısında bizim de ister istemez kadın lehine “cinsiyetçilik” gibi görünen tutumlar almamız gerekebiliyor. Erkek egemen toplumda kendi cinsiyetimize karşı daha fazla yakınlık duyuyoruz. Yarın bir gün eşitlik kurulduğu zaman bu sorunu tekrar konuşabileceğimize inanıyorum.

 

G.U.: ‘Eşik’ i okurken gerek politik gerek sosyal anlamda kadınların mücadelesine sıkça rastladım. Bu noktada okuyucuya vermek istediğiniz mesaj var mıydı?

 

I. Z.: Tabi ki her yazarın söylemek istediği sözler var. Ancak okura mesaj verme kaygısı gütmektense sadece sözümü söylemek isterim. Okuyucuya bir bilinç aktarmak, onu alt konuma koyup ona bir şeyler öğretmek gibi bir misyonum olmaz. Çünkü eşit konumdayız ve diyalog kuruyorum, karşılıklı bir şey bu. Ancak yazarken her cümlesini enine boyuna da düşünsem metin yazarın farkında olmadığı mesajlar da sızdırabilir. Devrimci bir grubun örgütlenme sürecini anlatırken bir genç kızın büyüme sürecini de anlatıyorum, annesini de anlatıyorum. Şunu göstermek istediğimi söyleyebilirim: Dünyayı değiştirmek isteyen sol taraftaki devrimcilerin içinde de kadınlar arka planda bırakılıyor. Hatırlarsınız ki toplantılara mutfakta işleri bitince katılabiliyorlar, sürekli çay servisi yapıyorlar ve erkekler her daim kendi ideolojilerini oluşturabiliyorlar. Şu paradoksa bakın ki verili toplumsal rollere karşı mücadele ettiğini savunan örgütlenmeler de toplumsal cinsiyetin şekillendirmesinden kendini kurtaramayabiliyor.

 

G.U.: Bahsettiğimiz gibi, geleceğe umutla bakıyoruz. Sizce gelecekte kadının toplumsal yerinde ne gibi değişiklikler olur?

 

I.Z.: Onu söylemek çok zor somut olarak ama mutlaka daha iyiye gidecektir. Şimdilerde cinayetlerin arttığı çok söyleniyor. Evet belki arttı, belki de biz daha çok duyuyoruz bu konuda bir farkındalık oluştuğu için, artık daha çok görüyoruz, bu konu kadınların çabalarıyla gündeme geliyor. Yani bana sorarsanız eskiden daha mı çok öldürülüyordu kadınlar, daha mı çok şiddete uğruyordu bu konuda bir değerlendirme yapabilecek durumda değilim ama önemli olan şu ki bu konuda ciddi bir kamuoyu yaratmaya yönelik çalışmalar yapılıyor ve gerçekten bahsettiğimiz gibi, bir farkındalık oluşmaya başladı. Benim genel olarak toplumsal olaylarla ilgili bakış açım hiçbir zaman 'her şey çok kötüye gidiyor' olmadı. Her şey, hiçbir zaman çok kötüye gidemez eğer bir şey kötüye gidiyorsa onun zıttı da beraberinde mutlaka gelir. Yani mutlaka ona karşı bir tepki de bir yandan büyüyordur. Bu yeterince görünmüyor olabilir, yeterince ön planda olmayabilir ama bir kaynama noktasına ulaştığında bir bakarız değişim olmuş. Mesela gezi böyle bir şeydir bence. Hiç beklemediğimiz bir anda bir park hikayesi, bir ağaç, ekolojik bir mevzu, kent kültürüne ilişkin bir olay birdenbire büyük bir toplumsal harekete yol açtı. Bu birdenbire mi oldu? Aslında uzun zamandır biriken bir patlamaydı bu. Dolayısıyla, kadın meselesinde de mutlaka iyiye doğru gidileceğini düşünüyorum çünkü bu konuda çok fazla çalışma yapılıyor. Mesela yakında Türkiye'de ilk kez 'Kadın Yazısı Festivali' olacak ve bunlar çok umut verici şeyler olacak. Kadınlar daha çok yazıyor, daha çok söz söylüyor, daha çok öne çıkıyorlar. Bu konuda literatür bile çok yaygınlaşmaya başladı, dil konusunda hassasiyet gelişiyor ve dil eskisi gibi hunharca kadın aleyhine kullanılmıyor. Pek çok noktada iyiye gidiliyor ve bu boş bir iyimserlik, ‘polyanna’cılık değil aynı zamanda kötüye giden şeyleri de görüyoruz ama o kötüye giden mutlaka buna karşı bir cevap da alıyor.

 

G.U.: Farkındalıkların olmasının yanı sıra günümüzde çok sığ düşünceler de var. Mesela eril kısmın "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü beni ilgilendirmez, ben erkeğim neden kutlayayım" tarzı düşünceleri bizleri üzüyor açıkçası.

 

I.Z.: Burada aslında Kadınlar Gününü kutlayıp kutlamamaları çok da önemli değil, önemli olan nerede, nasıl tutum aldıklarıdır. Sonuçta Kadınlar Gününü kutlayıp da evine gittiğinde karısıyla ilişkisinde, sevgilisiyle ilişkisinde o eşitliği kuramıyorsa bu daha vahim bir şey.

 

G.U.: Sanatın toplumsal yönünü göz önüne alarak, cinsiyet eşitsizliği konusunda edebiyatın iyileştirici veya dönüştürücü olabileceğini düşünüyor musunuz?

 

I. Z.: Edebiyat her konuda iyileştirici ve dönüştürücü olabilir. Edebiyat çok geniş bir kavram ve içinde bir sürü farklı yazar, farklı düşünce, farklı üslup, farklı dil var. Yani edebiyat tabii ki değiştirir ve dönüştürür ama edebiyatın dönüştürücülüğü, değiştiriciliği ile siyasetin dönüştürücülüğü, değiştiriciliği bir değildir. Bir kere siyaset çok daha uzun bir zamana yayılmıştır. Edebiyatın içinde yazar bir kişilik olarak mesela ben, tek başıma hiçbir şeyi değiştiremem. Ben ancak benim kitaplarımı okuyan insanların bir konuda küçük küçük değişimler yaşamalarına neden olabilirim. Bu da herkeste aynı olmaz. Bir yazar, metin veya kitap koskoca bir şeyin zerresidir, küçücük bir parçasıdır ama küçücük parçalar bir araya gelerek edebiyatı yaratırlar ve bu süreç zamana yayılır. Dolayısıyla evet, edebiyat değiştirir ama bu  yazarın ya da metnin tek başına çok büyük değişimlere yol açabileceği ve bu çok büyük değişimleri hedeflemesi gerektiği anlamına gelmez. Demek istediğim şey şu; edebiyatın dönüştürücü gücüne vurgu yaparken yazara bir misyon yüklemek için yapmayız bunu, yazar bu sorumluluğu hissetsin ya da hissetmesin yazdığı her şey zaten buna katkıda bulunur. Tek başıma ben dünyayı değiştireceğim kibrine kapılırsam eğer yazar olarak bu ancak komik çocuksu bir kibir olabilir ve bu çocuksu arzu o metnin karikatürleşmesine, kabalaşmasına yol açar ve edebi kıymetini değil de fikirsel kıymetini fazla ön plana çıkartarak estetik konusunu ihmal etmemize yol açabilir. Dolayısıyla evet; bizim yazdığımız her şey dünyayı değiştirecek büyük bir gücün zerresidir, bu bilinçle yazmak güzeldir, ama tek başıma ben bir misyon üstlendim dediğiniz anda kendi edebiyatınıza zarar verirsiniz. Yani evet edebiyat dönüştürür ama o edebiyatı yaratan bir kişi değildir. Koskoca bir edebiyat tarihini yaratan tüm yazarlardır.   
   

G.U.: Edebiyattan bahsetmişken Eşik, 2012 Yunus Nadi roman ödülünü almış. Yazarken ödül almayı bekliyor muydunuz yoksa sizin için sürpriz mi oldu?

 

I. Z.: Ben ödül düşünerek yazmadım zaten. Hatta ben kitabın yayınlanacağı fikrini bile düşünmedim ama roman şekillendikten sonra bu kitabı yayınlamak isteyeceğimi biliyordum ama yayınlayayım da sonra bir ödüle katılsın, bu başarıları elde edeyim gibi bir tasavvurum yoktu. Öyle bir beklentiyle yazarsanız bu metninize zarar verir. Edebiyat dışı hesaplar girer işin içine bunlar popülist hesaplar olabilir, konjonktürel hesaplar olabilir. Mesela bu dönemde en çok hangi konular konuşuluyor, hangi konuda duyarlılık var ben de oradan yürüyeyim demeler başlayabilir, jürileri araştırıp onlara göre hesaplar, planlar yapılabilir fakat yazar bırakın ödülleri düşünerek yazmayı, okurunu bile düşünerek yazmaması gereken kişidir bana göre. Tabii ki okuru vardır onun kafasında fakat o okur yazma esnasında arkasında durmaz, roman bittikten sonra üzerinde çalışırken benim okurum belli bir düzeyde edebiyat okurudur ve ona her cümleyi açıklamam gerekmez deyip silerim bazı bölümleri, ima etmeyi ön plana çıkarırım bu benim kendi okur Irmak Zileli olarak bakışımdır. Dolayısıyla, ödül hesap etmem ödülü de çok önemsemem sadece sevinirim, sevindim de Yunus Nadi ödülünü alınca. Sevindim ama bu sevinç çok uzun sürmedi sürekli kendi kendime ben Yunus Nadi ödülünü aldım demiyorum yani ben o ödülü aldım diye yılın en iyi romanını ben yazmadığım gibi bütün diğer romanlar o ödüle layık olmayacak romanlardı anlamına gelmez. Bir daha hiçbir ödül almayabilirim önemi yok benim açımdan; jürisi benim için önemlidir ve o seneki jüride çok kıymetli isimler vardı. Bir de ilk romanımdı. İlk romanda böyle bir ödül almak insanı motive ediyor. Ben iyi bir şey yazdığımı düşünüyordum, birileri tarafından onaylanınca daha bir cesaretlendim. Öte yandan ilk romanın başarısında iki risk var: Birincisi sizi şımartıp, yazdığınız şeye bu tuttu deyip hep aynı yerde patinaj yapmaya başlayabilirsiniz ve risk almazsınız, orada bir konforlu alan yaratırsınız kendinize, edebiyatınızı yıkıp yeniden yapmaya ve yeni şeyler denemeye çalışmazsınız çünkü garantilenmiş bir beğeni üzerinden yıllarınızı geçirebilirsiniz. Bir diğer riski ise bu başarıyı çok önemserseniz ya bir daha aynı başarıyı kazanamazsam deyip bir anksiyete yaratırsınız, mükemmelliyetçileşirsiniz ve bu sizi yazmaktan alıkoyabilir. Aslında başarının kazandırdıklarından çok riskleri daha fazla gördüğünüz gibi ama buna karşı farkındalık geliştirdiğinizde, "Neden yazıyorum ben?"sorusuna verdiğiniz yanıtı hiç aklınızdan çıkarmadığınızda bu başarılar sizin için artıdır.

 

G.U.: Sizin "Neden yazıyorum?" sorusuna verdiğiniz yanıt nedir?

I. Z.: Toplum önünde ün kazanmak, maddi karşılık, popülerite gibi hedefleriniz yoksa kendiniz için yazıyorsunuzdur, kendinizi geliştirmek için yazıyorsunuzdur, kalıcı bir şey ortaya koymak için ya da bazı sorularınızı tartışmak için yazıyorsunuzdur. O zaman yazmaya devam edersiniz. Başarılı da olsanız devam edersiniz başarısız da olsanız devam edersiniz.

 

G.U.: Günümüzde okurlarla buluşmak için birçok olanak var. Siz de okurlarınızla K24 ve on8blog.com internet sitelerinde buluşuyorsunuz. Sanal ortamın ne gibi avantajları olabiliyor?

I. Z.: Her mecra bir olanak, şanstır. On8blog'da bozuk saat adıyla öyküler yazıyorum. Aslında Tuhaf Dergisinde de öyküler yazıyorum. Bu iki mecradan bana öneriler gelmeden önce ben öykü yazabileceğimi düşünmüyordum fakat bu mecralar sayesinde öyküyü denedim ve orda da fena olmadığımı, zevk aldığımı, yazabildiğimi gördüm ve bu bana kişisel olarak katkıda bulunmuş oldu. Bu alanlar bize daha çok sesimizi duyurma imkânı sağlıyor ve yazma alıştırması, egzersiz oluyor benim için. Mesela K24'te yazdığım devrik cümle yazıları da edebiyatım üzerine düşünen yazılar ayrıca sadece kendi edebiyatın değil içinde bulunduğun edebiyat ortamının meselelerini düşünmek de bir yazar sorumluluğu bence. Bunlar da beni mutlu eden, avantaj gördüğüm kısımları işin.

 

G.U.: Genç yazarlara verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

 

I. Z.: Aslında ben de genç bir yazarım. İnsan ne zaman genç bir yazar olmaktan çıkar bilmiyorum ama üç tane romanım çıktı; bence genç bir yazar sayılırım. Sadece gençlere değil yaşlılara da -ukalalık yapmamak adına esprili söylüyorum bunu tabii ki- bütün yazarlar için kendime de yapılabilecek en önemli öneri çok okumaktır. Yazmanın okulu okumaktır fakat her zaman sevdiğin yazarlar değil kötü kitaplar da okumanın faydası vardır çünkü kötü şeyin neden kötü olduğu üzerine düşünmeyi, olumsuz örnekleri görmeyi, neyi yapmaman gerektiğini fark etmeni sağlar. Öncelikli tavsiyem bunlardır zaten bilinmedik bir şey söylemiş değilim ama herkesin bildiği şey herkesin yaptığı şey olmayabiliyor o yüzden bunu hem kendimize hem başkalarına sık sık hatırlatmak gerekiyor.

  • Siyah Facebook Simge
  • Siyah Heyecan Simge
  • Siyah Instagram Simge
  • Siyah YouTube Simgesi