Parçacık Fiziğinin Annesi

March 8, 2017| Ahmet Renklioğlu

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde dünyada iz bırakan kadınlar hakkında çeşitli paylaşımlar yapan Bilgi Bilum Kulübü olarak Prof. Dr. Serkant Ali Çetin’le 30 Kasım 2007’de Isparta uçak kazasında hayatını kaybeden ve birçokları tarafından “Parçacık Fiziğinin Annesi” olarak anılan Engin Arık hakkında sıra dışı bir röportaj gerçekleştirdik. Türkiye’de bilim insanı olmak isteyen her bir gencin, kendi topraklarında yetişen bilim insanlarını çok daha yakından tanıması, bu alana ilginin daha çok artmasını ve bu alandaki çalışmalara olan inancı arttıracaktır. İşte biz de bu düşünceyle yola çıkarak, Türkiye’deki bilimin gelişmesi uğruna hayatı boyunca mücadele eden gerçek bir bilim insanı olmanın yanı sıra çok büyük bir öğretmen olan Engin Arık’ı gençlere hiç bakamadıkları pencerelerden göstererek onu gerçek anlamda tanımalarını ve onun duygularını hissetmelerini sağlamayı amaçladık.

 

Merhaba,

Öncelikle bana zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ederim. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için Bilgi Bilum Kulübü adına sizinle Prof. Dr. Engin Arık’la ilgili röportaj yapmak için buradayım. Bu projede Engin Arık ismini bizzat ben seçtim. Engin Arık’la ilgili bir yazı yazmaya karar verip araştırma yaptığımda, Engin Arık’ın çalışmalarıyla ilgili birçok yazıya rastladım. Fakat hiçbir yazıda Engin Arık’ın karakteriyle ilgili yeterli bilgiye ulaşamadım. Türkiye’de bilim sevgisi yeşermekte olan çocuk veya gençlerin Engin Arık gibi kahraman Türk bilim insanlarını çok daha yakından tanıyabilme şanslarının olması gerektiğine inanıyorum. Bilim sevgisi olan gençlerin Türkiye’de maalesef idol bulamadıklarını ve kendilerini olduklarından çok daha güçsüz ve yalnız hissettiklerini düşünmekteyim. Dolayısıyla Engin Arık gibi çok ama çok değerli bilim insanlarımızı daha popüler bir dille anlatmamızın, Türkiye’deki bilimin gelişiminde ve bilimin popülerleşmesinde büyük rol oynayacağını düşünüyorum. O yüzden bana bu fırsatı verdiğiniz için size tekrardan çok teşekkür ederim.

 

   İlk sorumuza geçelim isterseniz. Prof. Dr. Engin Arık’ı ilk gördüğünüz anı hatırlıyor musunuz? Ne zaman ve nerede görmüştünüz? Neler hissetmiştiniz? Neler düşünmüştünüz?

 

 

-Karşılıklı teşekkür etmiş olalım. Gerçekten samimi bir şekilde bunu gündeme taşıdığın için ben teşekkür ediyorum. Engin Hanım’ı farklı yönleriyle yansıtıyor olmak çok önemli ve çok değerli bir çaba. Umarım bu birlikteliğimiz de buna hizmet eder.

 

   Ben Engin Hanım’ı öğrenciyken, yani Boğaziçi Üniversitesi’nde fizik lisansı okurken tanıdım. Ama daha tanımadan önce, bölümde daha dersini almadığım ama gördüğüm, kim olduğunu bildiğim hocalarımdan biriydi. Fakat devamlı bir koşuşturma içerisinde, süper yoğun; ya laboratuvarında ya da bölümdeki koridorda görüyordum Engin Hanım’ı. Fakat o koşturma ve telaşına rağmen enerjisi daima yüksek, “Welcoming” diye bir kelime var İngilizce ‘de kullandığımız ama Türkçe ‘de karşılığını tam bulamadığım, öyle bir havayla; gözleri parıl parıl, böyle atom karınca gibi bir hoca. Benim onu tanımaya başlamam ondan ders almamla başladı. Bu da üniversitenin 4. sınıfında olduğum yıla denk geliyor. Üst üste iki dönem ondan iki tane seçmeli ders aldım. Bunlardan bir tanesi parçacık fiziği hakkındaydı, diğeri de hesaplamalı fizik diye bir dersti. Bu dersleri almaya başladığım zaman, baştan beri niye aldığım başka dersleri veren hocalardan biri o olmamış diye pişmanlık yaşamıştım açıkçası. Çok farklı yönleri vardı Engin Hanım'ın; yaptığı işe inanılmaz bir ciddiyetle yaklaştığı için son derece disiplinli bir insandı. Bu disiplinini dersi sırasında da görüyorsun, daha sonra beraber çalışmaya başladığımızda ortak yaptığımız bilimsel çalışmalarda da laboratuvarda yaptığımız çalışmalarda da görüyorsun. Şöyle bir anım var: Öncelikle dersleri süper keyifli geçiyordu ve soru soruyor olmak onun için çok değerli bir şeydi. O yüzden katkı verenlerle ders işlemeyi çok severdi ve hakikaten her şeyi her noktada tartışabileceğiniz, soru sordukça onun da mutlu olduğu bir ortamda işlenirdi dersler. Çünkü normalde soru sormuyor olsanız ve anlıyor olsanız bile başka bir detayına giremeyeceğiniz bir şeyleri kaçırabilirsiniz soru sormazsanız. Mesela her hafta hesaplamalı fizik dersinde programlama ödevi verirdi. Derse girdiği anda herkesin gelmiş olmasını isterdi. Sonradan derse gireni istemezdi. Ve derse girdiği anda ödevleri direk toplardı, daha sonra getirilen ödevleri de almazdı. Biz de buna uyardık. Her hafta, bir önceki hafta teslim ettiğimiz ödevleri değerlendirilmiş olarak getirir, dağıtırdı. Cuma sabahlarıydı ders, onu hiç unutmuyorum. Ben bir hafta, o haftanın ödevini son güne bırakmıştım. Aklımda da algoritma hazırdı, oturup bilgisayarın başında yazma, bir sorun çıkarsa da hataları ayıklayıp diskete kopyalamak kalmış bir tek. Fakat gel gelelim, o perşembe akşamı da çok keyifli bir meclisle yemeğe çıkmıştım. Hatta baya kalabalık ve çok keyifli bir ekip. Bölümden çok sevdiğim, John Freely adında bir hocamızın da olduğu, British Council’ ın düzenlediği bir yemekti. Ve o yemek uzadı. Ben eve geldiğimde çok da böyle herhangi bir şey yapabilecek durumda değildim. Nitekim yatağa nasıl yattığımı dahi hatırlamazken sabahleyin panikle kalktım. Çünkü erken kalkıp yaparım diye düşünüyordum ödevi ama sadece okula zamanında yetişecek vaktim vardı. Engin Hanım genellikle sabah 07.30 gibi laboratuvarında olurdu. Bölümde ofisi vardır ama ofiste olduğunun çok nadir görmüşümdür onu tanıdığım yıllar boyunca. Erkenden oraya gideceğini bildiğim için gittim ve kapıyı çaldım biraz da ürkek bir şekilde. Daha o laboratuvara sıklıkla gitmişliğim yok, sadece ders alıyorum kendisinden. Orası bana böyle çok gizemli görünüyor; çok güzel işler yapılıyor orada ama ne yapıldığını bilmiyorum ve anlamıyorum. İçeri girince insanları rahatsız edeceğim korkusuyla böyle temkinliyim falan... “Hocam müsaitseniz bir şey söyleyebilir miyim?” dedim. O da: “Tabii.” dedi. Kalktı, kapıya kadar geldi. Ben de “Bugün vermem gereken ödevi, kafamda bitirdim ama diskete dökemedim. Bir istisna olarak bugün için dersten sonra bana 15-20 dakika verebilirseniz anında yazıp diskete kopyalayıp teslim edebilirim. Bunu sormak için geldim.” dedim. O da: “Neden öyle bir şey oldu?” dedi. Ben de anlattım kafamda bitirdiğim için rahat olduğumu, akşam başka bir birliktelik sebebiyle de yapma fırsatı bulamadığımı. Böyle çok açık bir şekilde söyledim ama tabii kelle koltukta konuşuyorum, hani nasıl söyleyeyim, böyle bacaklarımın arka kasları sürekli tık tık tık atıyor. Sonra yüzü çok ekşidi, sert bir bakışla bana “Tamam sen derse git, bakarız ne yapacağımıza. “ dedi. Düşün; öğrenci psikolojisi, hocaya gidiyorsun böyle bir şey söylüyorsun. Bittik resmen. Bunun devamında “Keşke hiç gitmeseydim”, “Bir tane ödevden sıfır alırdım ne olacaktı ki? İyice sinirlendirdim işte hocayı” diye düşünüyorsun. Sonra derse geldi, ki normalde derse her zaman zamanında gelir. Yani ders 09.00’daysa tam 09.00’da oradadır. Fakat derse 09.05 gibi geldi. Eşyalarını masanın üstüne bıraktı. “Arkadaşlar, asistanınız geçen haftaki ödevleri kontrol etmeyi henüz bitiremedi ve bu aralar çok fazla yoğun olduğu için, geçen haftaki ödevleri de henüz okumakta olduğu için bu haftaki ödevleri de okuyamayacak. Dolayısıyla bu haftaki ödevlerin hepsini önümüzdeki haftanın ödevleriyle birlikte bekliyorum. Bu hafta ödev toplamayacağım” dedi. Ben böyle bakarak eridim. Ama benim yüzüme hiç bakmıyor. Herhangi bir iltimas geçiyor hissi vermemek için her şeyden temkinli böyle göz temasından bile kaçınıyor. Bunu hiç unutmam mesela. Hani gidiyorsun, dürüstçe bir şey söylüyorsun tüm açıklığıyla böyle kelle koltukta ve o da böyle bir inisiyatif kullanarak herkesin ödevini öteliyor. Haliyle ben de o ödevi zamanında verince tam not almıştım, onu hatırlıyorum. Bu, bence bir öğretim üyesi için öğrenciyle ilişkisinde çok hassas, narin ve çok kıymetli bir denge.

 

 

Evet, şimdiki soru da verdiğiniz örneği doğrulayacak sanırım. Prof. Dr. Engin Arık’ın eşi Metin Arık bir röportajında Engin Arık için “Bir işi ona verdiyseniz gözünüz arkada kalmazdı.” demiş. Siz de uzun sürelerce Engin Arık’la çalışmış biri olarak, Engin Arık’ın nasıl bir çalışma prensibi olduğunu bize anlatabilir misiniz? Yani gençler Engin Arık’tan çalışma prensipleri olarak neler öğrenmeli, hayatlarının merkezlerine neleri koymalı?

 

 

-Biz Engin Hanım’la, bahsettiğim bu ders macerasından itibaren -ki o da 94-95 yıllarına denk gelmeli- vefat ettiği 2007 yılının Kasım ayına kadar, yaklaşık 12-13 sene boyunca çalıştık. Hatta ben yüksek lisansa başladıktan sonra gece gündüz beraber çalışır bir durumdaydık. Engin Hanım’daki en çarpıcı özellik, yaptığı işe karşı duyduğu aşktı. Büyük bir heyecanla sarılıyordu işine. Önünde çözmesi gereken bir problem, halletmesi gereken bir şey, yazması gereken bir kod, kurması gerektiği bir algıç düzeneği ya da okuma sistemi; ne olursa olsun, burada onun yaptığı şey: onun o sırada onu yapmayı bilip bilmemesi fark etmeksizin, her yaptığı işte sıfırdan bir öğrenci gibi işi baştan ele almak, düzenli bir şekilde kendi günlük çalışma defterine her şeyi not ederek hiç sıkılmadan ve büyük bir enerjiyle binlerce satır kodun üstünden geçmek, onlarca yüzlerce kere bir datayı test için tekrar tekrar almak, kurmaktı. Ve bütün bunları yaparken saat mefhumunu kaybederdi. Yemeği kaçırmışız, bilmem ne yapmışız; bunlar unutulur. Ve orada zaten onunla birlikte sen de bunu hissetmezsin. Sadece bir saattir çalışıyormuş gibi hissedersin ama bir bakmışsın altı buçuk saattir bir aletin başında bir şeyi kalibre etmeye çalışıyorsun ama bu büyük bir keyif. Haliyle burada en büyük özelliği olarak ben, yaptığı işi şevkle yapması, tutkuyla yapması diyebilirim. Tutkuyla yapılan bir işin ucundan tutuyor olmak, onu kavramak; bir anlamda onu yapmak için gerekli her şeyi sağlıyor. Burada yine önemli olan bir şey: -ki etrafındaki gençleri böyle motive ederdi, yani ben o şekilde her şeye motive oldum ve belirli bir özgüvene kavuştuysam bence bunun sayesinde oldu. Hani klasik bir laf var ya “Bilmemek değil öğrenmemek ayıp” diye. Yeter ki ne yapılacağıyla ilgili sorunu anlamış olalım. Bununla ilgili her türlü şeyi öğrenmek mümkün. Hatta benim kendime ilke olarak benimsediğim bir şey onun doğasında olan bir şeydi. Bir şeyi öğrenmek için en iyi vesile, o işi yapmak için önüne bir sorun çıkması yani bir problem çözmen gerekmesi. O sırada en sağlam şekilde öğreniyorsun. Hem senden beklenen bir çıktı var, yapman gereken bir son ürün var, bunun belirli bir zamanı var. O zaman içinde bunu yapman gerekiyor, yaparken bunu sen teslim ediyor olacağın için her türlü yönüyle sen sorumluluk altındasın. Böyle bir iş ortaya çıkınca normalde bir insanın yan olarak öğrenebileceği, işte mesela bir programlama dili, bir elektrik elektronik devreyi tasarlamak, başka bir şeyi test etmek, bir veri analizinde ne yapman gerektiğini anlamak gibi işleri; ortada seni güden bir sorun yoksa öğrenmek çok kolay olmuyor ama o sorunla karşılaşırsan gerçek zamanlı iş yaparken bunu öğreniyorsun. Bu çok değerli bir özelliğiydi. Bir de vurgulamam gereken bir şey; genelde birden fazla işle meşgul olabilen bir insandı. O yüzden paralel olarak birçok şeyi kafasında ve bilfiil yaparak götürme özelliği vardı. Tabii bu özellik hepimizde olabilecek bir özellik değil. Ama o özelliği de çevresindeki insanları etkileyen ve “Engin Hoca on tane işi aynı anda yapıyor, ben bir tane işi mi yapamayacağım?” diye insanda yine motivasyon yaratan bir özellikti. Bu sayede hani her bezde tarağı vardı denebilir gerçekten. Örneğin birçok öğrenciyle birçok işi paralel götürürken aynı zamanda da laboratuvarda yerel olarak algıç geliştirme ve kurmayla ilgili çalışmalar gerçekleştirebilirdi.

 

 

Peki Engin Arık’ın genel yaşantısı nasıldı? Böyle aklınıza gelen bir ritüeli var mıydı? Yani kesin her gün şunu yapar diyebileceğiniz bir şey?

 

 

-Güne başlarken yaptığı kahvaltı menüsü beni hep şaşırtmıştır. Yani alışmama rağmen hep kendime sorardım acaba ben de yapabilir miyim diye. Yanlış hatırlamıyorsam, her gün ya iki ya üç yumurta yiyerek kahvaltısını yapardı. Bir tane değil yani. Gün içindeki kahve ve çay tüketimi gayet yüksekti. Bu arada normalde mesela çok yoğun çalışan, birçok işe koşturan bir insandan beklemeyeceğiniz kadar anında herhangi bir kişiye veya olaya karşı o sırada iş yapmıyormuş da böyle dinleniyormuş gibi dönüp gayet olumlu, sıcak bir şekilde yaklaşabilen, espri yapabilen ve ortamı neşelendirebilen biriydi. Herkes harıl harıl çalışırken birden: “Hadi şimdi şunu yapalım” der, konuyu değiştirirdi. Tabii orada herkes bir mola verir ve tekrar motive olur, sıfırlanırdı. Başka bir deyişle; insanlarda çalışma motivasyonu yaratacak şeyleri ne zaman ve nasıl yapabileceğini çok iyi bilirdi. Bu da çok iyi bir birleştiricilik demek oluyordu. Bu sayede gerek Boğaziçi’ndeki laboratuvarda gerekse Cern’de  çalışırken ekipleri ayrı ayrı bireylerden oluşan bir insan topluluğu gibi değil, tek vücut gibi hareket edebilen gerçek bir takım gibi hareket ettirebiliyordu. Evde kedileri vardı, kedilerine çok düşkündü. Bütün bu şeyleri arasında yemek yapmayı çok severdi. Değişik zamanlarda bizleri yemeğe davet ederdi. Söyleyebileceğim başka enteresan rutinler arasında şöyle bir şey daha var: Uluslararası işbirliklerinde çalışıyor olduğu için hem yurt içinde hem de yurt dışında çok sıkça seyahat ederdi ve hayatta belki de bir tek uçağa binmekten çok korkardı. Her kalkış ve inişte yanında oturan kim varsa onun elini kangren edecek şekilde sıkardı. Ve bu hiç değişmedi. Bu çok ilginç bir şey. Belki de tanıdığım en çok seyahat eden kişiydi ve her seferinde bunu yaşardı.

 

Elimden geldiğince izlediğim belgesel ve videolardan Engin Arık’ı görme fırsatım oldu. İlk izlediğim videoda gözlerime inanamadım desem yeridir. Engin Arık konuşurken sanki gözlerinden alev saçıyor gibi hissettim. Çok etkilendim, çok duygulandım. Dünyada çok az insanın sahip olduğu bir özellik bu. Peki siz Engin Arık’ın bu etkisi üzerine ne söyleyebilirsiniz? Yani karşınızda konuşurken ne hissettiriyordu?

 

 

-Fiziğe, özellikle parçacık fiziğine büyük bir aşkı olduğu için gerek bilimsel çalışma yapıyor olsun gerek yaptıklarını akademik düzeyde anlatıyor olsun gerekse akademik olmayan bir şekilde popüler olarak halka ya da lise öğrencilere parçacık fiziği anlatıyor olsun; o bahsettiğin enerji fışkırması hep vardı. Bir anda seni böyle içine çeken ve “Evet! Ben de bunu yapmalıyım.” ve “Ben de bunun bir parçası olmalıyım.”, “Gerçekten çok heyecanlı ve enteresan bir şey!”, “Aaa bunlarla mı uğraşılıyormuş?” tepkilerini art arda bir insana verdirebilecek bir enerjisi var. Bu enerjisini doğal olarak her ortamda o kadar güzel ifade ederdi ki bir ortaokul öğrencisi olduğunuzda dahi bundan etkilenmeden edemezdiniz. Mesela çok resmi bir yerde bir konuyla ilgili bir kuruma bir brifing veriyor ve gayet bürokratik bir konuşma yapacak. İşte orada bile o enerjisini öyle bir ortaya koyardı ki bu konuya çok ilgi duymayacak işlerde çalışan ve bu alanda olmayan kişilerin bir anda ilgi duyduklarını ve onun enerjisine kapıldıklarını görürdük. Bu özelliği çok çok baskın bir özellikti, haliyle senin izlediğin programlarda da bunu hissetmen bana çok doğal geliyor. Mesela bana sıradan geliyor Engin Hanım için, çünkü az önce bahsettiğim gibi bu onun rutinlerinden bir tanesiydi.

 

 

Peki, Türkiye yaklaşık 40 yıl kadar Cern’de gözlemci üye olarak yer aldı. Sonra benim gözlemlediğim; bir kadın çıktı, “Türkiye Cern’e katılmalı, Avrupa ülkeleriyle birlikte araştırma yapmalı” dedi ve Türkiye gibi bilime çok yatırım yapmayan bir ülkeyi nispeten çok kısa bir süre içerisinde ikna etmeyi başardı. Bu bizim gibi gençler için büyük bir umut çünkü bu demek oluyor ki Türkiye’de bilim için hala umut var. Peki Engin Arık 40 yıldır bu konu hakkında duran bir devleti çok kısa bir süre içerisinde bu konu hakkında yürütmeyi nasıl başardı? Hani o bahsettiğimiz enerjisi dışında başka, bizim de kendimize çıkarım yapabileceğimiz bir özelliği var mıydı?

 

 

-Bu noktada öne çıkan özelliği: Yılmaması. Yılmadan bu çabayı sürdürdü. Mesela gündeme getirdiğin, Türkiye’nin Cern’le ilişkileri konusunda bunun, ülkenin bu alandaki çalışmalara eğilmesiyle ilgili bir katalizör görevi olacağını çok iyi biliyordu. Kısacası Cern’e üyelik, aslında Türkiye’nin gerçek kazanımları açısından bir amaç değil, bir araçtı. Ve Engin Hanım, birçok ülkenin de yaptığı gibi Türkiye’nin de böyle uluslararası bir etkileşimi, bir adanmışlığı ve arkasında durması gereken taahhütleri ile aslında bu alandaki çalışmaların sürdürülebilirliğini garanti altına almaya çalışıyordu. Ve bunu eline geçen her fırsatta, her ortamda ve her ilgili mercie yılmadan anlattı uzun yıllar boyunca. Tabii Türkiye’deki değişik dönemlerin değişik dinamiklerini düşündüğümüz zaman çoğu kez muhatap gördüğü kişi ve birlikte ilerleyebiliyor olduğunu düşündüğü kişilerin daha sonra değişiyor olması, devlet kurumları içerisinde karar vericilerin değişiyor olması veya kimi zaman kimsenin bu sorumluluğu almak istemeyip de kendisini farklı kapılara yönlendirmesi gibi problemler onu yıldırmadı. Bu sırada yaptığı başka bir şey de hem yılmadan bu mücadeleyi vermek hem de bu mücadeleyi bireysel olarak değil; bu camiadaki uzmanlarla beraber, yani meslektaşlarıyla, farklı kurumlardan farklı üniversitelerden insanlarla dayanışma içerisine girerek sürdürme çabasıydı. Bence zaten burada belirli bir sonuca doğru bizi götüren şey de bu yaptığı oldu. Bu anlamda camianın birlikteliğini sağlayan öğe oldu. Maalesef ülkemizde bir klasik olarak herkes doğru olanın ne olduğunu söylemekte gayet beceriklidir: “Ya bu böyle olmalı.” diye mesela yirmi kişiyle konuşursun yirmisi  de “Bu böyle olmalı, şu şöyle olmalı.” der. Fakat onun öyle olması için inisiyatif alan hiç kimse çıkmaz. Yani birisi kalkıp da bunu daha yüksek ve ortak sesle ifade etmek gerektiğini ve bunun için de birlik olunması gerektiğini söylemez. “Hadi toplanalım.” diye başlatmaz bir şeyleri. Hatta örnek vermek gerekirse şöyle oluyor: “Hadi toplanalım.” diyorsun. E şimdi bu alan zaten desteklenmeyen bir alan ve o alanın ne işe yaradığı güzel dillendirilmediği için ilgili kurumlarda farkındalık yok. E toplanınca haliyle her yerden insan gelecek ve herkesin kendi cebinden o hafta sonunu feda edip otobüs, tren, uçak parasını kendi verip nerede buluşulacaksa oraya gelmesi gerekiyor. İnsanları bunu yapacak kadar motive ediyordu ve ilk toplantıları bu şekilde yapabildi bu camiayla ilgili. Bunların sonuçları aslında daha sonra karar vericilere yansıdı ama tabii ki, bu olayı itekleyen kişi her zaman Engin Hanım oldu. Ve diyebilirim ki 2005’li yıllara doğru bu temaslar epey bir dikkate alınmaya başlandı. Bununla birlikte, Türkiye’de Cern ve benzeri araştırmalar yapan yerlerle iş birliklerini takip edebilecek muhatap bir kurum bile yoktu. Zaman içerisinde bu kurum belirlendi ve buna benzer gelişmeler yaşandı.

 

Benim anladığıma göre baya bir proje insanı olan Engin Hanım’ın sizin yanınızda böyle hiç gençlerden bahsettiği oldu mu? Türkiye’deki gençlik için kafasında bir düşünce var mıydı? Örneğin “Şöyle bir eğitim modeli olsa farklı olurdu” “Böyle bir proje olsa farklı olurdu” dediğini hiç duyuyor muydunuz?

 

 

-Aslında onun en büyük güvencesi gençlikti. Bu sadece üniversite gençliği değil; lise, hatta ilkokul gençliğinden bahsediyorum. Programını ayarlayıp Türkiye’nin herhangi bir yerindeki herhangi bir okula konuşma vermek üzere giderdi ve bundan çok büyük bir keyif alırdı. Tesadüfen bu konuşmalardan birkaç tanesinde ben de orada bulunmuştum ve sanki ilk defa onu tanıyan birisiymişim gibi bir hisse bile kapıldığım olmuştu konuşmaları sırasında. Çünkü ilgili olabilecek kitleye bu konuları indirgeyerek anlatıyordu ki bunun neden heyecan verici olduğunu anlasınlar.  Çünkü bir anlamda merak aşılamaya çalışıyordu, yani insanlardaki merak duygusunu gıdıklamaya çalışıyordu. Bunu gıdıklarken de illa parçacık fizikçisi olacaksın, fizikçi olacaksın diye değil, “Bak etrafta bu kadar çok bilmediğimiz şey var. Bunları merak etmek çok doğal bir şey çocuklar. Ben de mesela bunları bunları merak ediyorum ve bunları buluyoruz. Bak bu bulduklarımız da ne kadar ilginç değil mi?” diye bir tema içinde bir saat anlattığı zaman hakikaten herkes etkileniyordu.

 

   Bildiğim kadarıyla okullardaki müfredatla ilgili bazı şeylerin nasıl olması gerektiği hakkında fikirleri vardı ama öyle özellikle bir çalışma içine girecek ortamı ya da zamanı olduğunu düşünmüyorum. Fakat üniversitedeki öğretim faaliyetleri için de şunu söyleyebilirim ki; tüm öğrencilerin her an erişiminin olduğu bir hocaydı. Çünkü her gün o ofis olarak kullandığı laboratuvarında herkesin her sorusuna karşı cevap veren, yani verdiği ders 1. Sınıf 1. Dönem Fizik-1 dersi de olsa veya son sınıf ya da doktora derslerinden bir tanesi de olsa fark gözetmeksizin, - (laboratuvarın ortasında bir tane çalışma masamız vardı ve gelen öğrenciyi hemen oraya alırdı) soru her ne ise üstünden geçer ve öğrenciyi gönderirdi. En kötü ihtimalle bir randevu verir: “Şu saatte gelir misin?” derdi. Bir de çok önemli bir özelliği kritiğe açık olmaktı. Bir şekilde, öğrencinin ya da çalışma arkadaşlarının belirli bir konuyla ilgili yorumlarını negatif yönde anlamak yerine yapıcı anlamakla ilgili mahareti vardı. Her şeye yapıcı eleştirel gözle bakıyor olduğu için “Burada ben kendimle ilgili neyi düzeltebilirim?” ya da “Bu işte neyi daha iyi yapabilirim?” şeklinde bakardı. Tabii biz de -yani grubundakiler olarak- onun bütün bu özelliklerine sahip olamadığımız için bir şekilde orada sürtüne sürtüne nemalanmaya çalışıyorduk onun bu özelliklerinden. Bizim için resmen “Too good to be true” denir ya hani gerçekten öyle bir örnek. Herkesin alacağı bir şey vardı bu anlamda.

 

   Mesela başka üniversitelerden gelen öğrencilerle çalışırdı. Eş danışmanı olsun olmasın laboratuvarın kapısını açardı ve onlara belirli bir ön bilgi ya da beceriyi aktarmaya çalışırdı. Daha sonra onlara da küçük projeler verirdi. Biz ne yapıyorsak; mesela bir detektör yapıyorsak beraber onu yaparız ya da orada kart devreleri lehimleniyorsa onu beraber yaparız. Yani bir iş yapmak isteyen herkese kapısı açık olan bir akademisyendi ve bunu dersleri için de araştırmaları için de uyguluyordu.

 

Peki, ana konumuzla da alakalı olarak bunu sormak çok önemli benim için: Engin Hanım bu kadar başarılı olurken kadın olmasından kaynaklı hiç hayatında sıkıntı çektiğine şahit oldunuz mu? Bilim kadını olmak isteyip de Türkiye’de bunun zor olduğunu düşünen birçok genç var maalesef. Böyle bir algı var Türkiye’de biliyorsunuz. Hani hiç böyle bir şeye şahit oldunuz mu onun hayatında yoksa her şey normal bir şekilde ilerledi mi?

 

 

-Engin Hanım özelinde böyle bir şeye şahit olmak pek mümkün değil. Çünkü tuttuğunu koparan bir yapısı var. Şöyle bir espriyle başlayayım bu sorunun cevabına: adı Engin ve genelde erkek ismi olarak algılandığı için birisi ona ulaşmaya çalıştığında telefonda “Engin Bey’le görüşebilir miyim?” derdi. Bunun bir adım ötesini çok eskiden bir gün Cenevre’ye uçarken bana göstermişti: Pasaportunun arkasında askerliğini yapmıştır ibaresi vardı. Yani öyle bir komedi dahi olmuştur. Hani bizim toplumda daha çok erkek elini masaya vurur, bir şeyleri halleder gibi bir anlayış var fakat Engin Hanım bunu bir erkekten çok daha sağlam bir şekilde yapan bir insandı. Ve aslında kadınlara çok önemli bir rol model oluyordu. Ben onun birçok kişiyi bu anlamda etkilediğini ve motive ettiğini düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil mesela Cern’de de kadın fizikçiler olarak yapılan çalışmalara katkı verirdi. Onlarla toplantılar yapardı. Cern’de de işte “Women’s Club” gibi bir kulüp vardı. Orada da belirli istatistikler toplanırdı; işte ülkelere göre kadın erkek bilim insanlarının dağılımı özellikle bizim alandakilerin dağılımı incelenirdi. Bu arada bizim ülkemiz de bildiğim kadarıyla Avrupa ortalamasına göre oransal olarak bir gıdım iyi bu konuda. Dünya ortalamasının biraz üstünde kadın bilim insanımız var. Ama bu konuda eksik olan şey şu: Bu şekilde akademide kadınların idareci pozisyonda olma oranlarında aynı yükseklik yok. Belki senin sorun o anlamda Türkiye’deki farklı bir tıkanıklığı gösterebilir.

 

 

Peki sizin şu an Türkiye’de yaşayan ve bilime merak duyan gençlere, özellikle de geleceğin genç kadın bilim insanlarına 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için yaptığımız bu röportaj aracılığıyla söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

 

-Aslında bu söyleyeceğim şey, geleceğin genç bilim insanları olarak kadın ya da erkek olmanın fark etmediği bir ortama inanılması ve bu çabaya bu yönde devam edilmesi gerektiği yönünde. Çünkü aksi durumu baştan kabul etmek, hafiften bir demoralizasyon yaratmakta. Bunun aksini kabul ederek değil, bu eşitliği zaten düşünerek başlamak gerek. Ben Engin Hanım’la ilgili konuşmalarımızdan şunu biliyorum: Tabii Engin Hanım’la ailecek bir ilişki de zaman içerisinde kaçınılmaz oldu. Gerek Metin Hoca’yla gerekse onların çocukları Yavuz ve Yasemin’le yaptığımız sohbetlerden bildiğim kadarıyla Amerika’da doktora sonrası araştırmacıyken aynı zamanda Yasemin, yani küçük olan çocuğu, daha bebek ve Engin Hanım zaman zaman onu da laboratuvara götürüyor. Eskiden devlet dairelerinde çelik raflar olurdu evrak koymak için. Yasemin’i bir gün laboratuvara götürmüş, emzirmiş, uyutmuş. Koyacak düzgün bir yer olmadığı için de orayı açıp içine koymuş ve ondan sonra işine devam etmiş. Yani çok klasik olacak ama “çocuk da yaparım kariyer de” klişesinin yaşanmış çok önde giden bir örneği Engin Hanım.

   Evlenip Metin Bey’le beraber yurt dışına gidiyorlar uzunca bir süre orada kalıyorlar. İkisi de fizik alanında çalışıyorlar ama Metin Bey daha kuramsal, Engin Hanım daha deneysel alanda çalışıyor. Daha sonra çocukları oluyor, büyütüyorlar. Sonra buraya dönüyorlar. Hani bu süreç içerisinde düşünecek olursak bizde genelde şöyle bir düşünce vardır: “Aman burada kalayım da annemin, babamın da desteğini alayım.” Hayır, hiç… Tamamen yabancı bir ortama gidiyorsun ve tamamen her şey yapılabilir düşünce sistemiyle yaşıyorsun. Yani bir şey olacaksa o halledilebilir, bunun için bir engel yoktur. Bu bakış açısı onun genlerinde olan bir şeydi ve o yüzden önünde hiçbir şey duramıyordu. Bence bu çok ama çok önemli. Her şeyin bir çözüm yolu olacağına inanmak o yolu var ediyor. “Bu zor bundan bir şey çıkmaz.” ya da “Bunu böyle yapamam.” şeklindeki bakış açısı zaten en başta o yolu hayal edememenle sonuçlanıyor ve en sonunda o yolda yürüyemiyorsun. Çünkü o yolun olduğuna inanmıyorsun. Yola inanmak yolu var ediyor ve orada yürüme gücü veriyor. Yürürsen de gerçekten bir yere gidiyorsun. Engin Hanım bu anlamda da çok önemli bir örnektir.

 

 

Size bir kez daha bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum hocam. Bu röportaj eminim genç arkadaşlarımıza güç kaynağı olacaktır.

 

 

-Umarım öyle olur. Ben de bu hassasiyetin ve gerçekten Engine Arık’ı, bugün nezdinde öne çıkan bir model olarak ele almandan dolayı teşekkür ediyorum. Aslında bu konuşmayı sorduğun soruların birçoğunun cevaplarını da içinde barındıran ama farklı bir şekilde kaleme aldığım iki dizeyle bitirmek istiyorum. Bu, 30 Kasım 2007’deki uçak kazasından sonra herhâlde kafamdaki duygu ve düşüncelerin yansıması olan bir şeydi ve Metin Bey de bunu Engin Hanım’ın mezar taşı üzerine yazdırdı daha sonra. O yüzden sohbetimizi de bununla bitirmiş olalım. Umarım herkes için de çok anlamlı olacaktır. Bu şiire, bir anlamda onun ağzından dile getirmeye çalıştığım Engin Arık diyebiliriz…

 

 

Engin gözlerimden değil enginliğim

 

İnançla sarılmamdan bilime

 

Bir zerrede aradım gerçeği

 

Beni, seni, şu evreni anlamak isteğiyle

 

Her zerredeyim şimdi ben

 

Bu aşkla tutuşturmak için seni de

 

Duyduğum heyecan coşkuya dönüşür

 

Sendeki kıvılcımı gördüğümde

 

Cesaret ve azim gerektirir bilim uğruna mücadele

 

Yarının engin fizikçisi, gelecek senin ellerinde!

 

 

 

Röportaj: Ahmet Renklioğlu

  • Siyah Facebook Simge
  • Siyah Heyecan Simge
  • Siyah Instagram Simge
  • Siyah YouTube Simgesi